Tottenham 3 - 0 Tromso | UEL 1.Hafta

Hem Tottenham, hem Lazio maçlarını izlemeye çalıştım. İkinci yarılarda komple Lazio'yu izledim. Bunda tabi Tottenham'ın ilk yarıda işi bitirmesinin ve kuponun sadece Lazio'ya kalmasının da payı var. Tottenham geçen sezon Avrupa Ligi'nde iyi işler yapmış olmasına rağmen sürpriz takım Basel'e elenmişti. Hoş, o Basel Şampiyonlar Ligi'nde ve bunun pek de sürpriz olmadığını göstermeye devam ediyor. Tottenham ise yine Uefa Avrupa Ligi'nde...

Andros Townsend izleme hevesim çok büyüktü. Villas-Boas dinlendirmeyi tercih etti, yarın Cardiff karşısında oynayacak muhtemelen. İki takım arasındaki güç farkı, AVB'nin kadro rotasyonundaki isimlere şans vermesini sağladı. Naughton, Kaboul, Holtby gibi isimler ilk onbirdeydi. Özellikle Holtby için iyi bir şanstı ama iyi kullanamadı. Danny Rose'a nazarım mı değdi bilmiyorum ama sakatlanıp oyundan çıkması gecenin kötü haberiydi. Emektar golcü Defoe ise yine gollerine devam etti. İki golü de çok şıktı, iki vuruşu da usta işiydi. Ben onu hep daha çok ceza yayı üzerinden attığı gollerle hatırlasam da, ceza sahası içinden de topa vuracağı bile anlaşılmayacakçasına iyi vuruyor. Oyuna ikinci yarıda giren Eriksen, çok geçmeden Tottenham kariyerinin ikinci maçında ilk golünü attı. Üstelik Balevâri bir vuruşla... Anzhi ve Sheriff berabere kaldı ve Tottenham favorisi olduğu grupta daha ilk maçta liderlik koltuğuna oturdu.

Tottenham : Lloris, Naughton, Dawson, Kaboul, Rose (39' Vertonghen), Sandro, Dembele (60' Eriksen), Lamela, Holtby (71' Paulinho), Sigurdsson, Defoe

Tromso : Sahlman, Causevic, Koppinen (62' Antonsen), Fojut, Kristiansen, Moldskred, Johansen, Bendiksen (46' Johnsen), Drage (78' Andersen), Ondrasek, Pritchard

Sarı Kartlar : Johnsen, Fojut

Goller : 21' Defoe, 29' Defoe, 86' Eriksen

Tottenham maç boyunca 8'i isabetli 19 şut attı. Tromsö sadece 2 şut atabildi. Lloris kariyerinin rahat maçlarından birini çıkarırken, topa sahip olmada da 71'e 29 gibi büyük bir fark ortaya çıktı.
21 Eylül 2013 Cumartesi
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Kasımpaşa 2 - 3 Fenerbahçe | Telafi

Siyaset sevmem, her zaman söylerim. Siyasi tweet yazmam, siyaset konuşmam ve fikirlerimi kendime saklamayı tercih ederim. E haliyle Türk futbolundan uzaklaşmış olsam da, Fenerbahçe sevdası yine başka. Görmeden, duymadan olmuyor. Türk Futbolu'na siyaset bulaştıranlara çok güzel laflarım var. Bu kadar gözdağı yeterse ve müthiş sert mizacımla gerekli yerlere gerekli mesajları verdiysem, dün akşamki maçtan aklımda kalanlarla devam edeyim.

Tatil dolayısıyla Fenerbahçe'nin son maçlarını kaçırdım. Biraz hevesim de kırgındı, kabul. Konyaspor ve Arsenal maçları çok üzmüştü. Devamındaki maçları tatil dolayısıyla izleyemedim. Bulgaristan'da bir bar tuvaletinde bir Arsenalliyle dalaşmayı ihmal etmedim ama... Dün akşamki maç için de çok hevesli değildim. Ancak Fenerbahçe'nin baskılı ve arzulu başlangıcı maçın içine çekti beni. Hocanın kadro tercihlerini tartışmak istemiyorum. Sow'un olmadığına üzülüyorum sadece, en verimli çağında solda oynadığını gördüğüm kadar üzülüyorum. Baskılı oyuna rağmen gol gelmediği gibi, rakibin ilk şutunda golü atması da oldukça moral bozucu. Yine hesapta olmayan, az kişinin tahmin edeceği Caner Erkin performansı ise maçın ateşleyici etkeni. Frikikteki vuruşu kendisini ne kadar geliştirdiğinin bir göstergesi. Genç oyuncular genelde Fenerbahçe'de gelişemiyor derler ama Caner Erkin'in gösterdiği gelişim bariz. Bunda sürekli oynamasının payı var tabi. Caner Galatasaray'da oynarken düzgün orta bile yapamazdı. Burada takımın önemli bir parçası oldu. Aykut Kocaman'ın da payı büyüktür bunda... Golden sonra kendimizi buluruz diye beklerken yine Volkan Demirel hatasıyla yenilen ikinci gol ve yine bir çıkmaz. Mert Günok için üzüldüm. Hâla yan top zaafiyeti olsa da en azından oynadığı oyunla ilk onbiri hakediyor. Hatta ben önümüzdeki sezon için sağlam bir rotasyon yapılması gerektiğini ve Emre, Volkan ikilisinin takımda öncelikle abi görevi üstlenmesi gerektiğini düşünüyorum. İkinci yarıda biraz daha tutuk olduğumuzu düşünüyorum. Özellikle gol gelmedikçe girilen panik havası iyice stres yaptırdı. Son 20 dakikalık bölümde daha fazla öne oynayarak maçı çevirmeye çalıştık. Alper'in de önde baskısıyla ileride hakimiyet kurduk. Zira Kasımpaşa da geçen senenin Galatasaray'ı gibi... Önde kaliteli isimler ama arka tarafta vasat oyunculardan kurulu. Donk iyi, Orhan bu ligde hangi Anadolu takımındaysa sağ bekte oynar. Ancak Sancak, Yalçın hedefleri olan bir takım için vasat isimler. Demek istediğim; Paşa'ya gol atmak zor değil... Kaçırdığımız, direkleri dövdüğümüz pozisyonlar bir yana son bölümdeki çabamızla maçı çevirmesini bildik. Webo çok net iyi golcü. Ligde her takımda olması gereken golcü.  Son dakika golü atmayı ve son dakikada sevinmeyi özlemişiz. Bunun bir "şampiyonluk golü" olduğunu iddia etmek için ise henüz çok çok erken...

Bireysel performanslara kısaca bakacak olursak; Volkan çok çok kötü, Gökhan yorgun ve vasattı. Bruno Alves sorumluluk almaya çalışırken çok hata yapıyor. Çok faul yapması iyidir, rakibi oyundan bezdirir. Egemen'in en ölü hali bile mutlaka gol kurtarıyor. Caner Erkin ise sol bek olarak müthiş işler yaptı. 1 müthiş gol, 1 müthiş asistle maçın yıldızı oldu. Selçuk, Holmen çok vasattı. Hoca Meireles'e farklı bir rol yüklemeli. Dün maçı çevirdiğimiz bölümün önemli isimlerindendi. İleriye doğru oynadığında etkisini gösteriyor. Lakin bizim hocalarımız kendisinden önlibero gibi faydalanmaya çalışıyor. Bu da ortaya etkisiz bir Raul çıkarıyor, ki bu adam öyle top kapan bir adam değil. Kuyt maçın içinde mutlaka iyi ve kötü zamanlar geçiriyor. Devamlı iyi ya da devamlı kötü değil. Emenike bir gol atsa patlayacak ama golcü şansı henüz yanında değil. Webo ise oyundan hiç kopmaması sayesinde kötü götürdüğü bir maçın kahramanı olmayı başardı. Alper'in agresif ve ileriyi düşünen bu oyununa çok ihtiyacımız var. Yedek kulübesinde bir forvet olmaması ise düşündürücü...

Bu galibiyet sezon başı puan kaybı beklediğim bir deplasmanda geldiği için ekstra bir 3 puan olduğunu düşünüyorum. Bir de Konyaspor'a kaybedilen tuhaf maçtan sonra bir telafi olduğunu düşünüyorum. Geçen akşam Beşiktaş'ı izledim, çok beğendim. Dün akşam gol yiyene kadarki bölümde oynadığımız oyun ise Beşiktaş'a yakındı, tek eksiğimiz Fernandes'ti. Çok ışık vermiyor gibi gözüken bir takım için 4 maçta 3 galibiyet yine de umutlandırıcı... Fenerbahçe işte, umut... Zokora'nın tekmesine kırmızı kart vermeyen hakemin de dün akşamki berbat hakemliğini konuşmam. Her zamanki Türk hakemliği...
17 Eylül 2013 Salı
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Lazio 3 - 0 Chievo | Serie A 3.Hafta

Bu sezon ilk kez Lazio'yu izleme fırsatı buldum. Değişen pek bir şey yok aslında... Yine hücumu düşünen, savunmada açık veren, transfer döneminde savunmasındaki eksiği kapatmayı ihmal eden bir Lazio... Savunma demişken, Novaretti'yi merak ediyorum ama bu maçta oynamadı. Chievo ise Serie A'nın bana göre en sıkıcı takımı. En büyük avantajları yıllardır Lazio'ya Olimpiyat Stadı'nda kaybetmemeleriydi. Bu unvanlarını bu maçla birlikte yitirdiler.

Lazio'da Radu'nun yokluğunda sol bek tercihi Luis Pedro Cavanda'dan yana kullanılmıştı. Cavanda daha önce de bir kere bu mevkide oynamıştı. Günümüzde sol bek yok diye boşuna söylenmiyor. Pek çok takım, sırf bek oynamayı biliyor diye ters ayaklı oyuncusunu sol bekte oynatmak zorunda kalabiliyor. Lorik Cana da iyiden iyiye stoper oldu. Yedek kulübesinde onca stoper varken, tercih Cana oluyor. Gilberto Silva'nın futbolunun son yılları gibi... İş çok erken bitti aslında. Chievo ne oynayacağının bile farkında değilken, Lazio'da Candreva sahneye çıktı. Golde Ederson'un topu kapması çok şıktı. Neticede bir forvet arkası oyuncusu ve yapmış olduğu top kapma hareketi bir ekstra. Lazio'nun peşpeşe yakaladığı pozisyonlardan sonra önce Cavanda, sonra Lulic sahneye çıktı ve ilk yarıdan maçı bitirdiler. Angolalı genç bekin kariyerindeki ilk gol oldu bu. İkinci yarıda Lazio üstünlüğü elden bırakmadı, fakat rakibin de çok üstüne gitmedi. Lazio yedek kulübesinde genç ve tecrübesiz pek çok oyuncu vardı. Bunlardan Keita, son birkaç dakika forma şansı buldu.


16 Eylül 2013 Pazartesi
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Tottenham 2 - 0 Norwich | EPL 4.Hafta

Cumartesi günümün en keyifli anı Tottenham'ı izlediğim süreydi yine... Bale olmadan neler yapabilecekleri hakkında elbette fikirlerim var ama Bale gibi bir sigortanın olmayışı insanı yine de düşündürüyor. Sonuçta Tottenham emek takımı, tek kişilik bir takım değil ve sempatizanı olduğum için söylemiyorum; gerçekten takım gibi takım. Dün Christian Eriksen sahne alacaktı, 3 puanın yanı sıra maçın diğer önemi buydu.

Norwich takımına da oldukça olumlu baktığımı belirteyim. "Kanaryalar" lakabının bunda payı olsa da, Chris Hughton olsun, kurdukları kadro olsun; sempati ile bakmamı sağlıyor. Tottenham'ı oldukça ciddiye alıyorlardı ve defansif bir suretle başladılar. Tottenham da önde müthiş bir pres ve baskı ile başladı. Türk takımları için zaman zaman "önde bassın, önde basıyor, önde basmalı" tabirleri kullanılıyor ya, ben hiç böyle basan ve ısıran Türk takımı da görmedim ayrıca. Günümüz futbol dizilişi Barcelona ile birlikte 4-3-3 olarak lanse ediliyordu. Ancak son 2 yıldır ağır bir 4-2-3-1 üstünlüğü var. Tottenham da bu dizilişin hakkını veren takımlardan. Paulinho ve Dembele'yi önlibero ikilisi yapmak gerçekten güzel düşünce. Ofansif iki oyuncuyu kullanıyorsun, ileride müthiş bir baskı kuruyorsun. Dembele'nin hücum oyuncusundan devşirme önliberoluğunun ekmeğini yiyorsun. Paulinho'nun pasör özelliğini de kullanabiliyorsun. Çapa diye tabir edilen bir önliberon yok. Zaten olanı da satmışsın. Yanlış hatırlamıyorsam maçın 11.dakikasıydı. Tottenham çok acayip bir gol kaçırdı, 3 kere Oha! çektim. Soldado'nun topuk vuruşunu Bassong çizgiden çıkardı. Eriksen'in pozisyon öncesi çalımları ve şutu da oldukça kayda değerdi. Dün için bir parantez Danny Rose'a. Assou Ekotto satıldı, Danny Rose artık Tottenham'ın as sol beki oldu. Hücum oyunculuğundan devşirme bir başka bek. Müthiş bindiriyor, süratli ve geçen sezonu kiralık geçirdiği Sunderland'de de futbolunu geliştirmiş. Kademe anlayışını kapmış. Golde yaptığı orta da harikaydı. Eriksen'in asisti, Sigurdsson'ın golüyle sonuçlandı pozisyon. İkinci yarının hemen başında bu kez Paulinho'nun asisti ve Sigurdsson'ın golü geldi. Sigurdsson için sevindim, geçen sezon beklentilerin altında kalmıştı. Şimdi Tottenham'da Lennon'ı bir kenara bırakacak olursak; sol kanat ve forvet arkasında oynayacak oyuncu için pek çok aday var. Özellikle Bale'in gidişinden sonra Eriksen, Chadli, Holtby, Lamela, Sigurdsson gibi isimlerden performans beklentisi arttı. Ancak hiç hesapta olmayan bir isim; Andros Townsend'di. Dün yine çok iyi oynadı, müthiş adam geçiyor, bilekleri çok seri. Şut konusunda çok ısrarcı, dün tam 9 şut çekti. Her iki ayağını da kullanıyor. Tottenham'da kadro ve forma hesaplarını bozacak bir isim Townsend...

Bale'in gidişiyle 11 numarayı Lamela almış. Dün Holtby'yi oyunda ve duran topların başında görmek de sevindirdi. Şu kadro rotasyonunda kendi mevkisinde en az şansı olan oyuncu olduğunu düşünsem de; harcanmasını istemediğim bir yetenek.

15 Eylül 2013 Pazar
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Ne İzledim? #33

Mezuniyet de gelince geçen ay kendimi üzüme ve sakıza vurdum diyebilirdim. Lakin öyle olmadı, ben filme vurdum. Sonra bir de tatil yaptım. Tatil tecrübelerimi de aktaracağım, bir gezi kalmamıştı blogda yazmadığım. Eksik kalamam, ondan eksik kalamam! Geçen ay müthiş film yardırdım, izlediğim filmler arasında kötü film yoktu. Ağustos benim için yılın en verimli film ayı oldu. The Place Beyond The Pines'ı göklere çıkaracağım, ona göre hazırlıklı olun.

Önce Brothers...Bir eksiklik var. Bilmiyorum, anlatamam belki ama eksik bir şey var. Hikaye çok gel-git barındırıyor. Bir bakıyoruz aile dramına dönüşmüş, bir bakıyoruz Sam'in travmasına. E sorun, ikisinin arasının çok küçük zaman dilimleri olması. 1 saatlik bölümü keyifli ve seyirlik... Son 45 dakikalık bölümü biraz daha durağan, biraz daha dramatik. Sam nefretlik karakter. Oyunculuklar tatmin edici derecede iyi. Çocuk oyuncular müthiş. Ben hikayenin son bölümünü daha farklı tahmin ve hayal etmiştim. Benim düşündüğüm sonun yanında filmdeki son bence sönük kaldı. E filmin adı Brothers diye kardeşlerin ilişkisi üzerinden gidelim demişler ama daha dramatik ve travmatik bir son bölüm şahane olurdu. 

Şu an ben bu yorumu yazarken, bir yerlerde ekmek/su için savaşan insanlar olduğu gerçeği değişmeyecek. Böyle duygularla izliyorsunuz filmi...
"Su hayattır, siz bunu bilemezsiniz." diye yakınıyor Daniel. İnsanlığına dahi değer verilmeyenlerin, hayatlarının ve suyun kıymetini bilmesini bu tek cümleyle anlatıyor Tambien La Lluvia. 1 saat 38 dakikalık süresinin çok üstünde mesaj veriyor film. Diyor ki;

- Paranın açamayacağı kapı yoktur.
- Sadece nefes almakla bile yetinen insanlar var.
- Su hayattır, siz bunu bilmezsiniz.
- Globalleşme bla bla bla...

Daha pek çok mesaj sayılabilir. Sömürgeciliğe tokat gibi bir cevap aynı zamanda. Müthişti, etkilendim ve hâla etkisindeyim. Kesinlikle izleyin, düşünün ve bir şeyler yapın.

Filmin son sahnesi en çok etkilendiğim sahne. Spoiler olacağı için LİNK içinde veriyorum.

Yıllar önce de izlediğim kültlüğü tartışılmaz film. Sadece ırkçılığa ve insanlığa değil; Hollywood'a da güzel bir yanıt olmuştur. Şüphesiz ki; Hollywood'dan bu türde çıkabilecek en kaliteli filmlerdendir. Hikayenin ve senaryonun yanında oyuncuların büyüleyici performansları da filmin değerini katlamıştır. Filmde sanki ırkçı olan Derek değil, Edward Norton'dır. Sanki hapishanede tüm o olayları yaşayan Derek değil, yine Edward Norton'dır. Hikayenin gizli kahramanı ise hapishanede Derek'in birlikte çalıştığı siyahi arkadaştır. Film 2 saate sığdırılarak tadında bırakılmış ama bu senaryo 3 saatlik bir filme de dönüşebilir, yine aynı tadı verirdi. Ben de cinayet sahnesine bakamayan, buna rağmen o sahneyi unutamayanlardanım.

Başladığı eğlenceli tempodan uzaklaşmasına rağmen belli bir çizgide kalmayı başarmış, çok da bir neden/sonuç içermeyen; vakit geçirmelik bir hikaye. Biraz Bellflower, biraz Blue Valentine, biraz da Take This Waltz tadı aldım. Müzikleri başarılıydı. Özellikle Mary El'in barda Cruel To Be Kind söylediği sahne Mary El aşkımı depreştirdi.

Müthiş bir motosiklet sahnesiyle başlıyor film. 50 dakikalık bölümü de pek çok duyguyu bir arada barındıran bir şiir gibi sürüp gidiyor. Görüntüler büyüleyici. Blue Valentine, Drive karışımı bir havası var. 50 dakikalık bölüm kesinlikle kusursuz ve 10/10luk. Geriye kalan sürede hem tempo düşüyor, hem hikaye farklılaştırılıp belli bir süreye sığdırılmaya çalışıyor. 2 saat 20 dakikalık süresi yetmemiş, filmden resmen dizi çıkarmış. Senaryoyu çok beğendim. Ryan Gosling diloluğumdan dolayı abartıyorum belki ama ilk 50 dakikalık bölümünde Salih Uçan'ın Orduspor'a attığı aşırtma golden sonra verdiğimi "zevkten ne yapacağımı şaşırmış" tepkimin aynısını verdim. Benim için önemli ve arşivlik bir film olarak kalacaktır. BAŞUCUNA EKLE, FAVORİ LİSTENE EKLE, FAVLA.

Hem aksiyon, hem komedi, hem romantizmi yeterli dozda bulduğum için oldukça eğlendiğim bir film oldu. Chris Pine ve Tom Hardy çok uyumluydu da, Reese Witherspoon bu rollere pek gitmiyor bence. Yine de "This is How We Do It" eşliğinde dans ettiği sahnede sempatiklik sınırlarının üzerinde bir yerlerdeydi. Klişe bir konu gibi gözükmesine rağmen, içeriğindeki sahneler yeterli seviyede eğlendiriciydi. Tipik "2 erkek 1 kadına aşık olur" filmlerinden farklı kılan da eğlendiren sahneleriydi. 7 puan versem çok, 6 puan versem az; aralarda bir puanlama diyebilirim. Yaz kızım; "Haftasonu keyifle izlenebilir."

Son dönemde yapılmış en iyi Hollywood komedilerinden. Salma Hayek çok eğreti dursa da; Kevin James döktürmüş. Hem güldüm, hem eğlendim. Sıkmayan, üzerinde fazla düşündürmeyen, klişe sahneler de olsa o sahnelerde gaza getirebilen son derece keyifli bir film. Gülmek, eğlenmek isteyenler mutlaka izlemeli. Bu arada genel bir tespit; Kevin James kilolu erkekler arasında kızların en sevdiği erkek.

Benim nasıl Steve Carell sevdiğimi dostlar bilir. Steve Carell olmasa izlemeyeceğim bir film olarak değerlendirir, üstünü çizer geçerdim belki... Steve Reyiz olunca izlemek farzdı, beklentimin altında kaldı. Kadro kalitesi çok iyi bu arada, ona değinmezsek olmaz. Seth Rogen, komedide Steve Carell ile birlikte en sevdiğim isimlerdendir. Yan karakterler bile ünlü isimler. Hani büyük oyuncular diyemesek de, yüzüne alışık olduğumuz oyuncular. Hikaye klişe, konu belli-başlı ama esprileri orijinal bekliyordum. 

Skins'ten dolayı şu elemana oldum olası uyuz olurum ama film epeydir izleme listemdeydi. Beklediğimi buldum dersem yalan olur. Farklı bir zombi filmi yapalım derken klişeler içerisinde boğulmuşlar. Filmi kurtarmak için ise; kaliteli şarkılara başvurmuşlar ve haliyle filmin sahnelerine göre seçilen şarkıları oldukça başarılı buldum. Zombi bile manita yapıyor, biz hâla sap...

İzlerken sıkılmadım ama hareketli bir film olmadığı gerçek. Hikaye aslında fena değil, tipik filmlerde izlemeye alışık olduğumuz Amerikan yaşam tarzı aslında; çok da eleştirmeye gerek yok. Ryan Reynolds iyi oyuncu, eskiden sıradan bir komedi oyuncusu olduğunu düşünürdüm. Bu tür rollerde de izledikçe, aslında bir adım önde olduğunu görüyoruz. 

Oyuncu-Çift eşleştirmeleri oldukça uyumsuz olmuş. Ayrıca oyuncu kadrosu gerçekten kötü. Vince Vaughn ile Kristen Bell'i ayrı tutuyorum, ikisini severim. Mesela Jason Bateman ile Kristen Bell'i çift yapmak olmuş mu? Olmamış. Vince Vaughn ile Malin Akerman eşleşmesi bir nebze kurtarıyor. Filmde komedi adına pek bir şey yok. Tek güldüğüm sahne, yoga yaparken gerçekleşen bir diyalogdu. İlişkiler üzerine yapılan, daha çok evli çiftlere hitap ettiğini düşündüğüm, bayat bir film. Haa filmde doğanın müthiş güzelliklerini, masmavi okyanusu izlemek insanın içini açıyor tabi ki.

Kan ve şiddet eksikliğinizi The Cottage ile giderebilirsiniz. Fakat daha eğlenceli bir benzerini izlemek isteyenler olursa; Tucker and Dale'i önerebilirim. Tucker And Dale > The Cottage. 6/10 ile seyirlik-çerezlik.

Çok küfür yiyeceğim biliyorum. Beğenene saygı duyarım ama ben beğenmedim. İzlerken çok sıkıldım. Evde vakit geçmiyorken yorumlara kanarak bu filmi seçtim, sonra giden vaktime yandım. Baştan sona sıkıcı bir anlatım mevcut, ki Kore filmlerini genelde severim. Tatmin etmedi. Belki iyi film ama bana hitap etmediği kesin...

Çok boş bir vaktimde bir solukta izlediğim, eğlenceli bir haftasonu filmi. Adam Sandler ve Rob Schneider ikilisini seviyorum.

12 Eylül 2013 Perşembe
Yazan: steven_stiffler
Kategori :

FM Tottenham'ı

Son 1 haftadır futboldan ve gündemden bağımsız bir şekilde tatildeydim. İnternet erişimim kısıtlı olduğundan ve tatil amacım eğlenmek ile birlikte kafa dinlemek olduğundan pek gündemi takip etmek istemedim. Beklenen eninde sonunda olacaktı. Gareth Bale gidecekti. Benim daha çok merak ettiğim yerine kimin alınacağıydı. Tottenham bu süre içerisinde Eriksen, Lamela ikilisiyle Bale'in yerini doldurmaya yönelik transfer yaparken; Chricheş ile de savunmaya takviye yaptı.

Andre Villas-Boas geçen sezona kötü bir giriş yapmış, takımın taşlarıyla oynayarak benim de önyargımı kazanmıştı. Ancak kısa sürede tüm önyargımı yıktı ve takımda taşları yerine oturtarak iyi bir sezon geçirmişti. Yıllardır parası olmasına rağmen büyük transferler yapmayan Tottenham, bu sezon hem büyük para kazandı, hem büyük para harcadı. Tabi sadece Bale'den kazandığı dünyanın parası... Harcadığının lafı bile olmamalı. Roberto Soldado ile birlikte en çok para verdiği isim 21 yaşındaki hücumcu Erik Lamela oldu. Yanlış hatırlıyorsam düzeltin, bu Erik Lamela küçüklüğünde 23 Nisan'da ülkemize gelmişti diye hatırlıyorum. Yoksa o Arjantinli "Yeni Maradona" başkası mıydı ? Her neyse... Geçen sezon Roma'nın en iyi oyuncularındandı. Hem sağ kanat, hem sol kanat, hem de ikinci forvet gibi oynayabiliyor. Tam bir Gareth Bale alternatifi yani. Genç yaşı, İtalya gibi sert bir ligden İngiltere'ye gelmiş olması, tempo oyununa yatkın olması pek çok avantajı. Tottenham için olumlu bir transfer hamlesi diyebiliriz herhalde. Yine de Gareth Bale bambaşkaydı tabi ki... Belki de Tottenham'ın görüp görebileceği en iyi oyuncuydu. Belki de Tottenham'ı şampiyonluğa taşıyabilecek tek oyuncuydu.

Yine 21 yaşında bir başka yıldız adayı Tottenham'ın yolunu tuttu. Christian Eriksen için henüz "yıldız" diyemiyorum. Hollanda Ligi'nden pek çok yıldız adayı çıkıp, sert liglerde başarısız olabiliyor. İngiltere'de yeteneklerini göstermek için yeterli şansı bulabileceği aşikar. Geçen sene Avrupa Şampiyonası'nda beklenen patlamayı yapsaydı; geçen sene büyük bir transfer yapardı. Bu kadar gözde bir ismi 13 Milyon'a transfer etmek de başarı. Üstelik Ajax gibi futbolcu fabrikası bir takımdan... Eriksen transferinin de dikkat çekici olduğu gerçek fakat kendisine zaman tanınmalı. Eriksen, Holtby, Chadli, Sigurdsson, Lamela her biri genç ve gözde oyuncular. Tottenham bu hücum hattıyla dikiş tutturursa müthiş yıllar Tottenham'ı bekliyor olacaktır. Bu transferlerle birlikte umarım Lewis Holtby kızağa çekilmez. Kendisi geçen gün Reserve takımda oynamış.

Vlad Chiriches için çok olumlu referans olmasına rağmen, çok fazla izlemediğim bir oyuncu olduğu için yorum yapmak istemiyorum. Tottenham'ın ihtiyacı var mıydı ? Varsa ne kadar vardı ? İngiliz Caulker'ın takımda tutulması bence çok daha mantıklıydı. Ben Caulker'ın, Cardiff küme düşse bile gelecek yıllarda iyi takımlarda devam edeceğini ve milli takımın önemli isimlerinden olacağını düşünüyorum. Chiriches için ise; geçen sezon Uefa Avrupa Ligi'nde oynadığı başarılı futbol elbette ki olumlu bir referans. Bu arada eldeki isimlerden Kaboul'u bir gün Fenerbahçe formasıyla görmeyi çok istiyorum. Geçen sezon verimli olamamasına rağmen AVB bu sezon onu gözden çıkarmadı. Ama muhtemel stoper ikilisi yine Dawson-Vertonghen olacaktır. Olmalıdır da...

Gel gelelim, dünyanın en iyi 3 futbolcusundan biri olan Gareth Bale'e... Hep Messi ile Ronaldo'nun arkasında kaldı. Normal, ikisinin de kalitesi insanüstü. Eğer Gareth Bale, Tottenham'da değil de Manchester United'da olsaydı; bugün çok daha farklı bir yerde olabilirdi. Yine de insanın içi burkuluyor. Tottenham'da güzeldi Bale... "Ha oldu, ha olacak" diye beklenirken kaybolup gidecek gibiydi. Sonra birden Redknapp ile kendini buldu ve inanılmaz işler yaptı. Tottenham'ı yükselten bir değer Harry Redknapp ise; bunu yapmasındaki en büyük yardımcısı ve işlerin devamını sağlayan isim Gareth Bale'di. Real Madrid çok büyük vitrin. Futboldan, kupalardan, 3 puandan çok daha önemli şeyler var Real Madrid'de... Bir televizyonu şovu, bir sinema filmi, bir düşler sahnesi. Bale de burada hakettiği saygıyı fazlasıyla görecektir ve bu sezon Ronaldo ile birlikte Real Madrid'i zirveye taşıması muhtemeldir. Ben Ancelotti'nin de hocalığını beğenirim, büyük hoca. Çok üzüldüğüm iki şey var. Birincisi; Bale'in Tottenham'da bir kere olsun şampiyonluk yaşamasını isterdim. İkincisi ise; Adebayor ve Defoe ile değil de, gerçek bir 9 numara olan Soldado ile performansını görmek isterdim.

Andre Villas-Boas'ın takımın taşlarıyla bu kadar oynaması ve bu kadar yeni ismi kadroya katması; Tottenham'ı tam bir Football Manager takımı yaptı. Bakalım getirisi ve götürüsü neler olacak ? Bu arada tatil dolayısıyla; Fenerbahçe'nin Eskişehir, Arsenal ve Sivas, Tottenham'ın Dinamo Tiflis ve Arsenal, Lazio'nun da ilk iki hafta maçlarını kaçırdım. Tottenham-Arsenal en sevdiğim derbi, her zaman söylerim. İzleyememek kötü ama vakit bulursam geniş bir özetten bakıp, hakkında bir şeyler karalayıp, arşivimde yer almasını isterim.
3 Eylül 2013 Salı
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Dinamo Tiflis 0 - 5 Tottenham | UEL Play-Off

Tottenham elbette ki kazanacaktı. Geçen sene bu tip kolay rakipleri çok ezmediler. Bu sefer ise sahada kendini göstermek için can atan oyuncular vardı. Yeni transferlerin yanı sıra, genç Andros Townsend'in müthiş futbolunu izledik.

Aradaki güç farkından ziyade Dinamo Tiflisli oyuncular pek futbolcu gibi değillerdi. Hani 2 gün önce Shakthar Karagandy'nin Celtic'i yenmesi sürprizdi ama en azından Karagandyli futbolcular sanki yıllardır böyle maçlar yapıyormuş gibiydiler ve galibiyeti hak ettiler. Tiflis'in kalecileri topları kurtarmaya acizdi. Gol perdesini açan Andros Townsend, 2. ve 3. gollerin de asistlerini yaparak maçın yıldızı oldu. Ben Townsend'in bu kadar kaliteli ve potansiyelli olduğunu bilmiyordum. Aaron Lennon gibiydi. Rakibin güçsüzlüğünün de etkisi mutlaka vardır ama Premier Lig için kadroda iyi bir alternatif olacağı da aşikâr.

Tottenham'da goller; 12'de Townsend, 44'te Paulinho, 58 ve 68'de Soldado, 65'te Rose'dan geldi. Danny Rose'un gol vuruşu ve golü oldukça şıktı.
23 Ağustos 2013 Cuma
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Fenerbahçe 0 - 3 Arsenal | Görünen Köy

Hiç umudum yoktu; zaten biliyordum ama gönül toz konduramıyor, bazı gerçekler dile gelmiyor. Fenerbahçe'deki durumun vahimliği bir tarafa, şu futbol anlayışımızla hiçbir Türk takımının bir İngiliz takımını eleyebileceğini düşünmüyorum. Hele ki Arsenal gibi Şampiyonlar Ligi'nin gediklisi olmuş bir takım söz konusuysa...

Eleştirilecek pek çok nokta var ama aslında her maç aynısını konuştuğum detaylar bunlar. Fenerbahçe başarısız bir stratejiyle, başarısız ve verimsiz bir transfer dönemi geçirdi. İhtiyaç doğrultusunda sadece Bruno Alves nokta atışı transferdi. Geri kalanların hep tartışılacak yerleri var. E takım da hazır olmadı. Antrenman yöntemlerinde değişiklikler de olunca takıma olumlu etki eder dedik ama tutmadı. Bir de Ersun Yanal'ın takımları sezona genelde iyi başlar, biz neden böyleyiz çözmek zor değil. Takım sistemi Ersun Yanal'a ait değil. Muhtemelen başkan Aykut Kocaman'ın sistemini devam ettirmesini söyledi. Ersun Yanal zaten takım üzerinde otoritesini de kurabilmiş değil. Muhtemelen Ersun Yanal da Aykut Kocaman'la iletişim halindedir ama bu şekilde teknik direktörlük olmaz. Aykut Hoca belli bir plan ve stratejisi olan bir teknik direktördü. Bunun yanına bir de karakter ekledi. Bu her ne kadar bazı kesimlerin hoşuna gitmese de; takıma büründürdüğü karakter çok önemliydi. Ersun Yanal oyunculardan Aykut hoca kadar saygı görmüyor. Bu da hem hocanın, hem oyuncuların sorunu... Başarısızlıkta herkesin payı var. Hiçbir kötü sezondan ders çıkarmayan yönetim en başı çekiyor. Sonra ruhsuz ve kimliksiz futbolcular var. Sonra ayrılmış, bölünmüş, paramparça olmuş taraftar var. Bir de transferlerini yaptırıp, planlamayı yaptırıp, istifa eden Aykut Kocaman'a çok kırgınım. Böyle olmayacaktı hocam... Yine de kalan süre zarfı yönetimin gerekli önlemleri alabilmesi için yeterliydi. Elbette UEFA davasının dezavantajı oldu ama profesyonel bir yönetimle kurtarılamayacak bir sezon değildi bu. Kurtarılabilirdi, koskoca Fenerbahçe... "Sezona kesin şampiyon olacak bir kadro ile gireceğiz" diyerek, taraftara umut vererek ve ligi Avrupa'nın önünde bir hedef göstererek giren bir yönetim çok basit eksikleri gideremeyerek taraftarın gözündeki tüm kredisini de tüketti maalesef.

Dünkü futbol rezaletti. İlk yarı kaleye gidemedik, Szscezsny kariyerinin en rahat maçlarından birini oynadı. İkinci yarı hazır olmayan Gökhan Gönül'ü oyuna almak zorunda kaldık. Sahi Gökhan Gönül neden hâla alternatifsiz ? Bu adamın canı can değil mi ? İlk yarıdaki silik oyunumuz Wenger'e cesaret vermiş olacak ki; ikinci yarı çok rahat ve istediğini yapan bir Arsenal gördük. İlk golde Bruno Alves resmen aciz kaldı. Saçma gol yeme geleneğimizi sürdürdük. İkinci gol Volkan'ın fiyaskosu olurken, üçüncü gol de Kadlec'in dengesizliğinden kaynaklanıyordu. Manşette kullandığım Alper Potuk fotoğrafı bilmeyenlere bir "Tsubasa Alper" imajı verse de; aslında Fenerbahçe'nin dünkü acizliğinin göstergesiydi. Arsenal 3-0 öndeyken 3 kişiyle Alper'e pres yapıyor ve Fenerbahçe'den kimse Alper'e yardım etmiyor. Bir de şu Vollkan'ın Webo'nun kafasını tutması ne abi ya ? Oturup ağlamalık... Emre'nin, Meireles'in yuhalanması; Alex tezahüratları hoş olmadı. Alex'i kalbimizde bırakmalıyız artık, her başarısızlıkta bir bahane olarak kullanmamalıyız. Alex de böyle ister. Oyuncu yuhalanmasına karşıyım ama dünkü Emre ve Meireles gerçekten çok kötüydü. Yine de yuhalanması gerekmiyordu, başka türlü tepki göstermek de var futbolun içinde. Ama Emre'nin eli belinde, Sergen Yalçın hallerini görmek beni kahrediyor. Nerede o Atletico Madrid'den müthiş fit gelen Emre, nerede bu bitik Emre ? Nerede o ilk geldiğinde müthiş paslar atan, sorumluluk alan, nasıl bize geldiğine şaşırdığımız Meireles; nerede önünden geçen Ramsey'e müdahale etmeyi bırak, yürüye yürüye bakan Meireles ? Bir de şu Moussa Sow'un yüzündeki çaresiz ifadeyi görmek beni çok üzüyor. O ifade tribünde 50 bin kişideki ifade... Çok canım acıyor lan.

İçeride, dışarıda gittiğim çok yüz maçta pek çok mucizeyi görmüştüm ama hiç mağlubiyet yaşamamıştım. Dün ilk defa mağlubiyeti yaşadım. Kötü olan mağlubiyet değil, o da sevdaya dahil... Kötü olan; "Daha sezon başı, toparlanırız" diyememek.
22 Ağustos 2013 Perşembe
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Juventus 4 - 0 Lazio | Süper Kupa, Süper Juve

Haftasonu izlediğim en keyifli maçtı. Taa ki 3-0 olana kadar... 3-0 olunca üzüldüm, maçın hakkı 3-0 değildi o vakit. Yine tipik "Serie A çok sıkıcı yeaaa" cılara cevap maçı oldu. Juventus Carlos Tevez'iyle, Lazio ise muazzam deplasman formasıyla sahadaydı.

Çok tempolu ve iki takımın hücum düşünerek başladığı bir maç oldu. Lazio hücuma çok iyi çıkıyor. Özellikle kanatlardan Lulic ve Candreva çok iyi top taşıyor. Ama özellikle Candreva... Alamadık şu adamı. Hernanes de kanatlara çok iyi top dağıtıyor. Ama ileride Klose'nin saltanatı artık son bulmalı. Büyük golcü, tartışmam bile ama maç boyunca çok acayip çalım sevdalarına girdi. Miroslav Klose kariyerinde birden fazla adam çalımlayarak kaç gol atmış ki? Klose Lazio'nun ataklarını baltalarken, sakatlanan Marchisio'nun yerine oyuna giren Paul Pogba maçın kaderini değiştirdi. Hastasıyım, mükemmel orta saha. Appiah'ı hatırlatıyor bana ama haliyle Appi'nin daha iyisi. İzledikçe, çok özlem duyduğum Appiah'ı izlemiş gibi oluyorum. Pogba'nın golüyle değişen skor oyunun gidişatını çok etkilemese de; Radu'nun muazzam şutunu kurtaran Buffon'un kurtarışı ikinci yarı öncesi oyunun gidişatını etkiledi. İkinci yarı sahada silik bir Lazio, baskın bir Juve vardı. 3 stoperden biri olan Chiellini'nin de katılımıyla gelen ilginç kontraatak, Chiellini'nin golüyle son buldu. Sonra Lichsteiner çok güzel bir gol attı. Tevez'in golü ise tam komediydi. Juventus farklı galibiyetle Süper Kupa'yı 6.kez müzesine götürdü. Farklı galibiyetle de lig için rakiplerine gözdağı verdi.

Maçı anlatan Emre Tilev yine müthişti, hahahah acayip bir adam. IL PROFOSORE, EL APAÇİ.
21 Ağustos 2013 Çarşamba
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Ne İzledim? #32

Askere gidene kadar her gün film izlemek istiyorum. En çok da bu koyuyor aslında.. Gideceksin şimdi orada 5-6 ay ne film var, ne dizi... Bir sürü dizinin yeni sezon bölümleri birikecek. Bir sürü yeni film çıkacak, Veronica Mars falan... Neyse artık, filmleri bir şekilde izlerim de dizilerin birikecek olması az biraz üzüyor. Geçen ay henüz bunun bilincinde değildim. Ağustos'ta deli film izliyorum ama Temmuz'da hasılat düşüktü.

"Sıradanlıktan bunalmış bir çift özel bir gece geçirmek ister" temalı, aslında çok "sıradan" gözüken bir konu. Ancak işin içinde Steve Carell girdi mi işler değişiyor. Şu filmi Will Ferrell falan yapsaydı, en az konusu kadar sıradan olurdu. Ama işte Steve Carell... Get Smart, Dan in Real Life, Crazy Stupid Love, Seeking for a friend for the end of the World; her biri basit gibi gözüken bir konudan çıkan Steve Carell başarıları. Filmde oyuncu kadrosu çok dikkat çekiyor. Carell ve Tina Fey'in müthiş uyumu; -eğer bilmiyorsanız- Mark Wahlberg, James Franco, Mark Ruffalo, Mila Kunis sürprizleri şaşırtıyor. Filmden biraz da Pineapple Express tadı aldım; ki en sevdiğim komedilerdendir. Son bölümlere kadar az güldüren eğlenceli bir film olarak devam etmesine rağmen, son sahneler; özellikle yine dans sahnesi çok güldürdü. Uçakta gülmeyeyim diye kasıldım durdum. Yine Steve Carell diyeceğim, Get Smart'daki dans sahnesi diyeceğim. Adamım benim... İki gün önce de doğum günüydü. İyi ki varsın valla.

Sadece "spor filmi" olarak nitelendirmek haksızlık olur. Bugüne kadar izlememe sebebim de sadece öyle olduğunu düşünmemdi. İzlediğimde ise çok farklı duygulara kapıldım. Spordan ziyade, içerisinde barındırdığı ırkçılık konusu filmi oldukça dramatik bir hale sokuyor. Bunun gerçek bir hikaye olması ise etkiyi arttıran sebep. Oyunculuklar şahane, Josh Lucas müthiş karizmasıyla döktürmüş. Basketbol, dostluk, ırkçılık, önyargı üzerine şahane bir film. At FAV'a at...

Bir Türk filminden çok daha fazlası. Kesinlikle Hollywood'un kaliteli yol filmleri tadında... Mazhar Alanson ve Cem Yılmaz'ın uyumu adeta bir Sow-Webo düzeyinde. Cem Yılmaz; Her Şey Çok Güzel Olacak ile birlikte GORA'daki Arif karakterinin de temelini atmış aslında... Altan olmaya doyamamış, G.O.R.A'da Arif olmuş belki de. 90lı yılların gömleklerini, sokaklarını, barlarını, diyaloglarını bize bir nebze sunmuş; o günlere özlem duyurmuş film. Müzikleriyle de ayrı aşmış.

Güzel söylüyor çocuk...


Steve Carell adaaaaaam adaaaam. Etkilendim, benden bir parçaymış gibi izledim. Olive'in filmin başından sonuna kadar olan mahçup, kırılgan, umutlu ama bir o kadar hüzünlü yüz ifadesi beni benden aldı. Hislendim, filmin sonunda soğanları doğrarım dedim ama sonu ters köşe yaptı. Hem mutluluk, hem hüzün veren filmleri seviyorum. Little Miss Sunshine da bu sınıflandırmanın en akılda kalıcı filmlerinden. Müzikleri efsane, şu saatten sonra benim için Till The End Of Time = Little Miss Sunshine. Her duyduğumda, her dinlediğimde gözümün önünde Olive'in yüz ifadesi olacak.

Çapkınlığa yeni bir boyut getirmişler mi ? Evet getirmişler. Çok keyifli başlayıp, tipik Amerikan komedisi şeklinde devam eden eğlenceli film. Düğün taktiğini sevdim. Rachel McAdams'a bir parantez açmak istiyorum. Kendisini ilk defa bu kadar tatlı gördüm. Adeta bir Wild Target'daki Emily Blunt. Arkadaşlarla da izlenebilecek, keyifli bir Hollywood komedisi.

Bir film ancak bu kadar saçma bir yere bağlanabilirdi. Zaten Fransızların nesi düzgün olmuş ki, korku filmleri düzgün olsun. Sayın Pascal Laugier, bana 1 saat 39 dakika borcunuz var. Selamlar...

19 Ağustos 2013 Pazartesi
Yazan: steven_stiffler
Kategori :

Crystal Palace 0 - 1 Tottenham | EPL 1.Hafta

Dünkü Konyaspor için ne yazdıysam, benzeri Crystal Palace için de geçerli... Ligin en yetersiz kadrosu şu an Crystal Palace'da. Ancak hesaba katılması gereken bir menajerleri var. Ian Holloway daha önce yine yetersiz bir kadroya sahip olan Blackpool'u ligde tutmayı başarmıştı. Tottenham, Gareth Bale'in sakatlığından dolayı oynayamadığı maçta yeni transferleri Chadli, Soldado, Paulinho'yu ilk onbirde oynatırken; Capoue oyuna sonradan dahil oldu.

Maçın başlangıcı nasıl devam edeceğinin bir göstergesiydi. Tottenham öne dağılarak başladı. Özellikle rakip savunma oyuncuları topu aldığı zaman başlarında 2 Tottenham futbolcusu görebiliyordu. İlk yarıda birkaç gol pozisyonu da yakalasalar, gol sesi çıkarmayı başaramadılar. Walker yeni sezonda 2 numarayı almış. Paulinho daha önce 15 giyecek denmişti, şimdi 8 giyiyor. Berbatov'dan beridir ilk defa gerçek bir golcüyle oynuyor Tottenham. Bale gitmezse bu sezon tadından yenmeyecek bir sezon olarak geçebilir. Gerçi haksızlık olmasın, Tottenham son 4-5 yıldır her sezon zevk veriyor. İkinci yarıda Tottenham baskı işini abartmadan, dozunda devam ettirdi. Gelen penaltıyı Soldado gole çevirerek Premier Lig siftahını yaptı. Golden sonra anlamsız bir geri çekilme geldi AVB'tan. Zayıf rakibe karşı kontraatak sistemini benimsedi. Nitekim gol atabileceği ataklar da buldu. Özellikle Defoe ve Sigurdsson'ın kaçırdığı pozisyonlar çok netti. Crystal Palace'ta da Dikgacoi'nin kaçırdığı ya da Lloris'in kurtardığı net bir pozisyon var. Tottenham çok hazır bir görüntü vermese de; lige deplasmanda alınan 3 puanla başladı. En azından maçın patronu havasını verdi ve istediğini yapabilen bir görüntüdeydi. Maçın yıldızı Paulinho seçildi ama bence çok fark yaratan bir oyun ortaya koymadı. Ya da Paulinho buysa Sandro'dan pek bir fazlasını göremedim diyebilirim. Benim beklediğim Paulinho'nun Modric etkisi yapması. Umarım sol bekte de artık hep Rose oynar.

Maçın istatistikleri için resme tıklayarak büyütebilirsiniz.


18 Ağustos 2013 Pazar
Yazan: steven_stiffler
Kategori : ,

Tozlu Sayfalar

Öne Çıkan Yayın

Verona ile Kasıp Kavurduk - FM 2017

Çoluk çocuk sahibi olacak yaşa geldim ama hala Football Manager geleneğini sürdürmekten büyük keyif alıyorum. Benim için bu geleneklerden...

Takip Ettiklerim

Kategoriler

Yazar Kafe

Translator

- Copyright © Serkan Özerik -